İT OĞLU İT
Hasan Almanya'daydı. Alaman hayranıydı. Onlara benzemek için can atıyordu!..
Giyim kuşamları; olaylar karşısındaki soğukkanlılıkları; sokakta yaşlısı genci hızlı hızlı yürü-yüşleri ; tranvaya, otobüse binip, inerken birbirlerini itip kalkmadan sırayla saygılı davranış-
ları: kısacası her şeylerini beğeniyor, seviyordu. Bu yüzden çok istiyor, özeniyordu onlar gibi olmaya... Ama olmuyorrdu işte, giyimlerini taklit ediyor, yakıştıramıyordu. Almanca'mı iler-
leteyim, aralarına katılayım, diyor onu da beceremiyordu!.. Tüm bu tersliklere rağmen, ayıp
değildi ya! seviyordu onları. Bir yerde söz onlardan açılsa, toz kondurmaz hemen arkalardı:
"Helal olsun!" diye başlardı söze... "Savaş sonrası adeta batık bir gemiydi Almanya, ama ya
şimdi!.. Ekonomik mucize..! Adamlar yoktan var ettiler! Karun kadar zengin oldular! Üstüne üstlük, dünyanın dört bir yanına yardım ediyorlar... Heleee çalışkanlıklarına gelince..!" Eğer
arkadaşları sözün burasında Hasan'ı susturmasalar, bu övgü faslı, yılan hikayesi gibi uzayıp
giderdi... Kahvedekiler bu yüzden Hasan'a çok kızıyorlardı!.. Kimilerine göre Hasan haklıydı,ama çoğunluğu da, onu fazla Alman yanlısı buluyordu. Bunlara göre Hasan, uyum sağlayayımderken, farkına varmadan kimlik değiştiriyor, yani bizim Hasan, Hans'laşıyordu!..
Bir pazar günüydü... Hasan Düsseldorf Istasyonu'nun önünde tranvay bekliyordu. Elindeki
renkli Alman gazetesini bir sağa, bir sola çevirerek, yazılanları anlamaya çalışıyordu...
Hava olabildiğince berbat, 704 Nolu tranvay da yine geçikmişti... Hafiften yağmur çiseli-
yordu. Yaza varmadan, kış günlerini anımsatan soğuklar başlamıştı bile... Hasan'ın üzerinde
Türkiye'den aldığı, yenleri eskimiş deri bir ceket vardı. Ceket inceydi. Soğuk ta iliklerine işli-
yordu!.. Yağmurdan korunmak için duldalık bir yere sığınmıştı...
Elindeki gazetenin sağ üst köşesinde, çıblak bir kadın fotografı duruyordu. Harikaydı..!
Kalemle çizilmiş gibi bir şey... "Tanrı verdimi, her şeyi birlikte veriyor" diye geçirdi içinden. Alman kızlarının kusursuz güzelliği, O'nu hep şaşkına çeviriyordu! Hele ki, o maviş maviş
bakışları!.. Hasan köyünde derelerin,göllerin, gökyüzünün mavilikleriyle doluydu. Ne zaman bir mavilik görse, dalar giderdi düşlere. Bu düşlerde neler yoktu ki, neler..! Istanbul' a yerleş-
tiklerinde tek sevgili denizdi artık. şimdi de Almanya'da bu mavi bakışlar. Alman kızlarının masmavi dünyası. Onlarla karşı karşıya gelince; Hasan yine dalıp dalıp gidiyordu uzak düşle-
re. Bu düşler, memleketteki derelere, gökyüzüne, denize duyulan düşlerden farklıydı... çok
düşlemişti, mavi gözlü bir Alman sarışınıyla el ele, göz, göze olmayı!..Yıllar olmuştu gurbete geleli, ama o hala bir Alman dilberinin elinden tutup, mavi dünyasına dalamamıştı... "Aman
sende, elin güzelinden bize ne, güzel bizim olmayınca!.." diye silkindi Hasan kafasındaki düş-
lerden...
Cebinden bir kalem çıkardı. Gazetedeki çıblak kadının üzerine." Hem Gelt'leri, paraları
yığın bir kenara, hem de, basın adamlara küfürü! Bu olacak iş mi?.." Bu gün kahvede atacağı
nutkun ilk cümlesiydi bu. Bu defa kötü bastırmaya karalıydı. "Pes!." dedirtecekti o Alman
düşmanlarına!..
Kahvede atacağı nut'ka öylesine dalmıştı ki, o demogog Mehmet'i köşeye bir iyice sıkış-
tırmak için, kafasında türlü çeşitten taktikler geliştiriyordu... Işte tam da bu sırada, paçaların-
dan aşağıya sıcak sıcak bir şeylerin süzülerek ayakkabılarına dolduğunu hissetti! Irkildi!..
çevresine bakındı, olayları ansızın kavrayamamıştı. Kendini toparladığında şaşkınlığı daha daartı!.. Küçük bir Alman köpeği!.. hani canım şu fino cinsinden, ufacık tefecik bir şey... Arka
ayağı havada, Hasan'ın bacağını hedef almış septiriyor!.. "Hay it oğlu iti! sen de nerden çık-
tın şimdi?.." Fino istifini hiç bozmamış, septirmeğe devam ediyordu. Hasan dayanamadı:
"Ulan köpek oğlu, köpeği! işiyecek başka bir yer bulamadın mı? defol şurdan!" diyerek fino-
yu ayağıyla ittirdi... Bereket duldalık bir yerdeydi... Acaba gören olmuş muydu?.. Paçası, ço-
rabı iyiden iyiye ıslanmıştı... Biraz ilerde duran sakallı bir Alman'la, yanındaki sevgilisi Ha-
sana bakarak gülüyorlardı! Her halde olanları görmüş olmalılar... Hemen yer değiştirdi. Sakal-lı ve yanındakinin göremeyeceği bir yere gitti, cebinden mendilini çıkarıp, paçalarını kuruladı. Mendili kaldırıp uzaklara bir yere attı... Birden canı sıkılmıştı!.. 704`te nerede kalmıştı?..
Bir kanpana sesi... köşesinden sıyrıldı... "Hayır!" bu beklediği tranvay değildi. Keşke
yaya gitseydi. şimdiye çoktan kahvede olurdu...
Hasan yeniden paçalarında dolaşan bir şeyler hissetti. Sıcak bir nefesti bu. Başını eğip baktığında ne görsün:"Hay aksi şeytan!.." Farkında olmaksızın demin paçasına septiren fino-nun yanına gelip durmasınmı... Bu defa da fino gelmiş , demin septirdiği yeri, yani, Hasan'ın paçasını, koklamıyormu!.. Yok artık bu kadarına da, dayanılmazdı hani! Hasan'ın tepesi iyice attı:"Seni it oğlusu seni!.." diye finoya okkalı bir tekme savurdu!.. Bu defa finonun canı yan-
mıştı! Acı acı çemkirmeye, Hasan'a havlamaya başladı!.. Köpeğin sahibi yaşlı kadın, demin
olanları görmemişti... Bir yabancının, hem de bir Türk'ün, böyle barbarca, o canım köpeğine
vurması, tekme atması..! Affedilir gibi değildi. Buna asla izin vermezdi!.. Hasan'ın köpeğini
tekmelediğine oradadaki herkes tanıktı... Yaşlı kadın çok sinirlenmiş, bir yandan bağırıp, ça-
ğırarak Hasan'ı tehdit ediyor! Öte yandan da,"polisss, polissss!" diye feryat ediyordu!..
Hasan'sa çat, pat Almanca'sıyla, deminki olanları kadına anlatmaya çabalıyor, "kabahatin kendisinde değil, fino da olduğunu" savunuyordu... Ama hem sahibinin Hasan'a kızdığını anlayanfinonun, havlayarak Hasan'a saldırması!.. Hem de kadının yaygarası yüzünden bunu bir türlü başaramıyordu. Tek yapabildiği, bu iki laf anlamaz düşmana ve çevredekilere karşı, yarı
Türkçe, yarı Almanca, finonun suçlu olduğunu:"Fino macht çiş hier!" diye, oradakilerin anla-yamayacağı bir yığın laf ederek inanılmaz bir savunma yürütüyordu... Finoya vurduğuna çok-tan bin pişman olmuştu. Başının belaya girmesi işten bile değildi!.. Almanlar için köpeğin,
insanlar kadar değerli olduğunu, nasıl olup da unutmuştu...
Meraklılar giderek artıyordu. Olayın tanığı sakallı'yla sevgilisi de ortalarda yoktu... şim-
di bu olanları polise nasıl anlatacaktı? Daha fazla rezil olmadan, acele bir çözüm bulmalıydı!..Birden Hasan'ın aklına şimşek gibi bir fikir geldi!.. Eğildi, finoyu okşamak, gönlünü almak
istedi... "Hay aksi hayvan!" özürden anlar gibi değildi. Hasan'a kızmıştı bir kere! demin ken-
dini tekmeleyen bu adama kırgındı! izin vermiyordu... Yaşlı kadınsa işi yanlış yorumladı. Bu yabancının köpeğine yeniden bir zarar vermesinden korkdu!.. Hasan'ın finoyu sakinleştirmek
için yaptığı bu hamleyi gören kadın, daha fazla bağırıp çağırmağa, bu da yetmezmiş gibi, bir
de çantasındaki şemsiyesine sarılmasınmı!.. çevrede birikenlerin de homurdanması buna katı-lınca!.. Bütün bu gelişmeler işlerin giderek kötüleştiğine işaretti!..
Nasıl olduysa, Hasan birden, yerdeki finoyu kaptı!.. şimdi fino Hasan'ın kucağında!...
Hasan bir yandan finoyu tatlı tatlı okşuyor, bir yandan da yumuşak bir sesle mırıldanıyordu.
Fino da, Hasan'ın kendisine zarar vermeyeceğini anlamış, artık huysuzlanmıyor, hafiften
hafife kuyruk bile sallıyor... Bu yeni durum karşısında yaşlı kadın, çevredekiler şaşkın!
Daha demin yok yere, finoyu tekmeleyen bu yabancı, şimdi de, finoyu almış kucağına sevip, okşuyor, nerdeyse öpüp, koklayacak!.. deli mi ne?.. Oradakiler bu hale bir türlü akıl erdirememişlerdi... Her ne hal'se!.. Artık yaşlı kadın bağırmıyor!.. fino da havlamayı çoktan kesmişti... Hasan ortalığın yumuşadığını hissedince, finoyu yavaşça yere bıraktı. çevredekilerin
şaşkın bakışları arasından süzülerek durağa yanaşan, 704 nulu tranvaya bindi... Tranvay kol-
tuğuna oturunca derin bir nefes aldı.
Bu olanlardan sonra, kahveye gidip nutuk atmak olmazdı!.. Bir durak sonra tranvaydan
indi... Yürüdü, hayıma saptı...
Berbat bir gündü! dişleri birbirine vuracak kadar zangır zangır titriyordu!..
19.11.1981
Düsseldorf
Erol Yıldırım
|